FLAŞ HABER:
Ana Sayfa Köşe Yazıları 27 Mayıs 2022 46 Görüntüleme

ŞİA-CAFERİ AZERİ MİLLETİNİN YÜCELİŞ SERÜVENİ

Değerli kardeşlerim! Âlemlere rahmet olarak gönderilen efendimiz, fahri kâinat Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a.) ile karanlığın nura dönüştüğü bu yüce dinin peygamberi hürmetine, Rabb’im bizi birliğe, kardeşliğe, sevgi, barış ve dostluğa hizmette muvaffak kılsın.  Yüce kitabımız Kur’an, peygamberlerin ve kavimlerinin kıssasından bahseder. Yusuf peygamber ve kardeşlerini anlatırken (ahsenul kısas) en güzel hikâye olarak tanıtır. Bu kıssalardan insanların ders çıkarması hedeflenir. Zira geçmişi bilmeyenler geleceğini tayin edip hazırlayamaz. Bazılarının düşündüğü ya da telkin ettiği gibi Şia toplumu kendiliğinden bu gün bulunduğu konuma yükselmemiştir. Aslında yıllarca çaba gösterip tebliğ görevi yaparak mücadele edenler bu topluma hayat kazandırmış, uyanmasına vesile olmuş ve saygın bir yere taşımıştır. Sünnetullah, Allah’ın hâkim olan yasası gereği ‘Şüphesiz bir toplum, kendi durumlarını değiştirmedikçe, Allah onların halini değiştirmez.’ ayetini hatırlatarak geçmişten biraz bahsetmek istiyorum (Rad,11)  Azeri toplumu olarak, basiretle son yetmiş yıllık tarihimizi inceleyip iyi tahlil etmek ve ders çıkarmak gerekir. Özellikle son 45 yıllık süreçte toplum olarak gösterdiğimiz dini, siyasi, kültürel ve sosyo ekonomik gelişim ve tekâmül, elde ettiğimiz kazanımlar, küçümsenmeyecek kadar kapsamlı, köklü ve bir o kadar da değerlidir. Bunların hiçbirisi kendiliğinden oluşmamıştır. Aksine mektebin âlimleri öncülüğünde ve mümin kişilerin çektiği zahmet, katlandığı fedakârlık, sarf edilen maddi ve manevi emek ile bu gelişim sağlanmıştır. İslam tarihinde Ashabı Suffa misali, Mescidi Nebevi’nin bitişiğinde gölgelikte yaşayan; çoğunlukla genç, fakir, ticaret bilmeyen, sanatı olmayan, işçilikten başka beceri sergileyemeyen ve hatta okul görmemiş küçük bir grubun öncülüğünde bir temel atılmıştır. Tarihte savunmalarıyla zalimlerin saraylarını titreten mübarek Ali kızı Zeyneb isminden esinlenerek ‘’Zeynebiye’’ adını almıştı. İşte 1977 tarihinde Halkalı’daki bu başlangıç, kutsal Ehlibeyt davasının yeniden gündeme gelmesi, unutulmuş ‘’Sekaleyn’ emanetinin tanıtılması ve canlanması demekti. İslami değerlerin ihyası, inancından dolayı ezilip horlanmış, çoğunlukla kırsal bölgede yaşamış insanların hicret ederek geldikleri İstanbul’da tarihin seyrini değiştirecek, makûs kaderi yenecek, ‘’velayet’’ eksenli mektebi bir hareketin, fıkhı ali Muhammed’in çizgisinde manalı çırpınışları ve doğum sancısı anlamını taşımıştır. Nuh’un kurtuluş gemisi gibi helak olmaktan kurtuluşa doğru yola çıkmış, Hak sahiline doğru mesafe almaya başlamıştı. Ehlibeyt anlayışlı İslami inanç dünyasına doğru emin adımlarla, bütün zorluklara göğüs gererek, durmadan, yorulmadan, ümitsizliğe kapılmadan, topluma vahdet, dostluk, kardeşlik, özgüven ve cesaret enjekte eden bir kaptanın öncülüğünde, bir nur, bir ümit muştusuyla, hep ileriye bakılmasını, mesafe kat edilmesini telkin eden dava erinin, bilgi, beceri ve müdüriyetiyle yapılmıştır.  Elbette bu yapılanmada 20. Yüzyılda dünyada ve Ortadoğu’da gelişen olayların etki ve katkısı inkâr edilemez bir gerçektir. Yukarıdaki ayet özet olarak şunu anlatmaktadır: bir toplum fıtratın doğrultusunda hareket edip Allah’a inanır ve buna bağlı olarak ihlasla iyi, salih ameller işlerse, dünya ve ahiret nimetleri onları takip eder. Nitekim Allah başka bir ayette şöyle buyurmuştur: “Eğer o ülkelerin halkı iman edip kötülüklerden sakınsalardı, yüzlerine gökten ve yerden bereket kapıları açardık. Fakat onlar yalanladılar.” (A’râf, 96)  Toplumlar durumlarını koruyup sürdürdükçe, kendileriyle ilgili ilâhî yaklaşım da değişmeden devam eder. Buna karşılık kendi durumlarını değiştirdikleri anda, yüce Allah nimeti azaba dönüştürmek suretiyle onların dıştaki durumunda değişiklik yapar. Bu ayetten genel bir hüküm çıkarmak mümkündür. Şöyle ki: insanların ruhsal durumlarıyla dışsal durumları arasında zorunlu bir paralellik vardır ve bu olgu hem iyilik açısından, hem de kötülük açısından geçerlidir. Dolayısıyla bir kavim iman ediyorsa, Allah’a itaat edip nimetinden dolayı O’na şükrediyorsa, Allah açık ve gizli nimetleriyle çepeçevre onları kuşatır. Bu gün içinde bulunduğumuz toplum Ehlibeyt çizgisinde olan İslami bir toplumdur ve büyük bir nimettir. Bu topluma katkıda bulunmak, geliştirmek ve korumak, sorumluluk taşıyan ve aklı başında olan her müminin görevidir. Bu doğrultuda âlimlerimize ve basiret sahibi müminlere büyük bir sorumluluk düşmektedir. ‘Cübbeli’ gibi birçok düşman pusuda beklemektedir. Dini ve milli birlik beraberliğimizin düşmanı olan bu zihniyeti etkisiz hale getirmenin yolunun cemaatler arası birlik, dayanışma, diyalog ve beraberliğimizi pekiştirmekten geçtiğine inanıyorum. Saflarımızı sıklaştıralım. Aramıza fitne sokmaya çalışanlara fırsat vermeyelim. Bu gün her zamankinden daha fazla birliğe, hoşgörüye ve bu doğrultuda çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Hatamız, kusurumuz olabilir. Bunları bahane ederek, kişisel meselemizi mektebin önüne geçirmek suretiyle birlik ve dirliğimize zarar vermemeliyiz. Yapılmakta olan propagandaların, çıktığımız dalı kendi elimizle kesmek olduğunu bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyorum. Rabb’im, bize verdiği bu nimetlerin kadrini bilip şükrünü yerine getirmeyi nasip buyursun. Toplumumuzu, birlik ve beraberliğimizi bozmak isteyenlere fırsat vermesin.Selam ve dua ile  (devam edecek)

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Tema Tasarım | Ozakajans.com